 |
Haberleşim Çağında Galeyan
Birikim - Aralık 2011
GİRİŞ
Sosyal medya ve özellikle Twitter konulu bir yazı salt isim değil, sıfat olarak da “deneme” olma riski taşıyor. Meşhur Twitter daha beş yaşında ve bu yaşında bütün dünyayı kapladı. Sosyal medyanın yaşı da taş çatlasa bunun iki katıdır. Bu kadar genç ve böylesine yaygın kavramları analiz etmeye girişmek en azından beni bir hayli zorladı.
Twitter kimileri için hayatın vazgeçilmez bir parçasıyken, birçokları ne olduğunu bile bilmiyor.
Klasik medya ve pazarlama kitapları Twitter ve sosyal medya için kaleme alınmış “abartma” ve “güzelleme”lerle dolu. CNN’e bakarsanız, Arap Baharı’nın baş aktörü (ve bazı coşkun kalemlere göre neredeyse tek aktörü) Twitter ve Facebook.
Bu yorumları tebessümle karşılayıp “o kadar da değil yahu” demek isterim ama gelinen durum bu sevecenliği engelliyor. Arap Baharı örneğinde, İslam, azgelişmişlik, yoksulluk, cuma hutbeleri, kahve sohbetleri, ezilmişlik vs gibi tüm olguları ikinci plana atıp Twitter’ı en öne koymak, birinci körfez savaşında petrole bulanmış karabatak kuşuna ağlamakla benzerlikler içermiyor mu? “Demek Twitter’la buluşmuşlar” diye sevimli bir haber konusu olan isyanlar, belki sırf bu nedenle dünya kamuoyunu yanıltıyor olabilir mi?
Twitter, galeyana getirme konusunda en başarılı sosyal medya aracı. Çünkü burada meseleyi “kısaca” yazıp, “hızla” paylaşıyorsunuz. Peki bu “galeyan” ne kadar sanal, ne kadar gerçek, ne kadar abartılı?
Twitter galeyanları anlatılması zor ve ancak tanık olunca anlaşılacak konular.
Ben bu satırları yazarken Mehmet Baransu, erken dönem Cumhuriyet filmlerindeki sakallı hocalar gibi “din elden gidiyor” diye haykırarak, Eşki Sözlük’e karşı bir galeyen tertipliyordu örneğin. Bu galeyan ben ve benim gibi onbinlerce Twiter kullanıcısının sinir krizleri geçirmesine neden olurken, yanı başımda sohbet eden arkadaşlarımın hiçbir şeyden haberleri yoktu. Baransu’nun galeyanı ancak birkaç gün sonra ana medyada yer bulunca (ve yer bulursa) onların ilgi alanına girecekti. O halde bu tip galeyanların çeşitli klasik medya kuruluşlarının sık sık tertipledikleri algı yönlendirme kampanyalarından ne fazlası olabilirdi?
Mehmet Baransu’nun televizyona çıktığını ve “Ekşi Sözlük dine küfretti” dediğini düşünün. İzleyicilerin büyük bölümü hiddetlenecek ve tepkiler verecektir.
Twitter’da yapılanın bundan tek farkı, evlerinden küfür yağdıran bu insanların tepkilerini tweet search ile anında görebilmek olmasın sakın?
Twitter ve diğer sosyal medya kuruluşlarının toplumsal algı paylaşımında bir etkileri olduğu muhakkaksa da, bunun ölçüsünü nasıl belirleyeceğiz? Sanal ortamda sinir krizi geçirmemizi sağlayabilen galeyanlar yoksa sanılanın tam aksine bir tür toplumsal pasifizasyon mu yaratıyor?
Lisede sık sık ziyaretimize gelen Kenan Evren, basketbol ile ilgili şöyle bir konuşma yapmıştı: “Gençler böyle sporlarla ter atsın ki, enerjileri harcansın.”
Yoksa Twitter günümüz Kenen Evrenlerinin gözünde bir basketbol sahası mı? BİLİŞİM DEĞİL HABERLEŞİM
İnternet üzerinden galeyana gelen garip bir toplum olduk. Oturduğumuz yerde, parmağımızı değil belki ama kılımızı kıpırdatmadan dünya devrimi yapabilir ve bir ara mutafağa gidip kahvemizi yudumlayabiliriz.
Bizi galeyana getiren şey “bilgi” olsaydı, mesele böyle olmazdı. Çünkü o zaman analiz edilmiş, ölçülmüş, biçilmiş ve demlenmiş vakalar karşısında tepkiler veriyor olurduk.
Oysa öfkelerimizin ve heyecanlarımızın nedeni bilgiler değil, haberler. Peki o zaman neden hemen herkeste bir “bilgi paylaşım çağı” yaşadığımız yönünde bir ön kabul var?
Aldous Huxley’in “Ses Sese Karşı” romanında, sözcük ve ses benzerliklerinin yol açtığı hatalardan bahsedilir. Kabilelerin (tribe), rüşvete (bribe) yatkın olduğu “bilgi”si aslında iki sesin talihsiz benzerliği ile ilgili.
Gölcük depreminde binlerce bina yıkıldı ama bu nedenle hapse giren tek müteahhit Veli Göçer oldu. Bu durum Göçer’in soyadından kaynaklanan “şansızlığını” göstermiyor mu?
“Bilişim” sözcüğü de, sırf içerdiği “ses” bunu olanaklı kıldığı için anlattığından farklı bir noktaya giden sözcüklerden.
Türk Dil Kurumu, “bilişim”i şöyle açıklıyor: “İnsanoğlunun teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişiminde kullandığı ve bilimin dayanağı olan bilginin özellikle elektronik makineler aracılığıyla düzenli ve akla uygun bir biçimde işlenmesi bilimi, enformatik.”
Sözcük Aydın Köksal tarafından türedildiği dönemde uzaya uydu yollamanın veya bir kimyasal formülü “elektronik beyin”lerle geliştirmenin adıydı. 70’lerde üniversitelerin dar koridorlarından pek dışarı çıkamayan sözcük, kişisel bilgisayarların gelişimiyle 80 sonrasında hayatımıza girdi.
Derken şu “ses oyunu” keşfedildi: “Bilgi” ve “iletişim” sözcüklerini bir araya getirdiğimizde “bilişim” oluyordu. Demek ki bilişim, “bilgi iletişim”i yapmaktı. Ve demek ki, iletişim şirketlerinin verdiği hizmet “bilişim” hizmetiydi. Buraya kadar bağışlanabilir durumda olan odak kayması, bu noktadan itibaren tehlikeli bir suya açıldı: Haberleşme bilişimdir.
Cep telefonlarının ve internetin hayatımıza girdiği 90’lı yıllarda, CEBIT gibi teknoloji fuarları yapılırken hemen her broşürde “Bilişim Muhteşem Oldu”, “Bilişim Çağı Başladı” gibi başlıklar okur olduk. Şu anda herhangi bir üniversite öğrencisine “bilişim” sözcüğünün kökenini sorduğunuzda alacağınız yanıt kuvvetle muhtemel “bilgi” ve “iletişim” sözcüklerinin birleşmesi olur.
Sözcük bir kez böyle algılandıktan sonra internet, ICQ, chat odaları, Hotmail; giderek Facebook veya Twitter’a da “bilişim çağı harikaları” dendi.
O halde artık kabilelerin rüşvet aldığını düşünebilir ve “Facebook ve Twitter bir bilgi paylaşım aygıtıdır” diyebilirdik.
Bu kavramsal sonuca itirazım var. Twitter ve Facebook bilgiyi paylaşmaz. Sertaç’ın 10 yaşına basması, Nalan’ın falanca filmi beğenmesi veya Van’da deprem olması “bilgi” değil, “haber”.
Teknolojinin bu yeni oyuncakları bize, doğruluğu kanıtlanmamış, kanıt bir yana tartılmamış ve bu nedenle bilgi diyemeyeceğimiz öznel duyumları “kısaca” ve “hızlıca “ aktarmaya yarıyor. Klasik medyada haber veren ile haber alan birbiriyle etkileşimde bulunamazken, sosyal medyada haber alan kişi habere dahil oluyor ve haberin paylaşılmasında etkin rol oynuyor. Süreç değişse de öz aynı: aktarılan şey her iki durumda da “haber”.
Twitter’la haber aktarmak için herhangi bir yayın yönetmenin onayını almanız gerekmiyor. Kolayca Twitter abonesi olabilir ve hemen haber aktarmaya başlayabilirsiniz. Bu Twitter’ın en beğendiğim, en devrimci bulduğum yönü.
Van depreminde klasik medyanın maaşlı çalışanı arkadaşlar, haberleri aktarırken zorluklar yaşadılar. Hükümete yakın bir kuruluşta çalışan genç muhabir eğer o güne dek otosansür yeteneğini vicdanı karşısında sınama fırsatı bulamamışsa, facia karşısında bocaladı. Yapılan beceriksizleri aktarmak isteyenler, İstanbul’dan gelen editoryal baskılar altında kaldı. Yılların habercisi Cüneyt Özdemir kişisel itibarını kullanıp, hakim düşünceyi rahatsız edecek haberler aktarmaya başladığında, bizzat Başbakandan tehdit aldı.
Oysa aynı bölgeye giden İrfan Aktan, elindeki cep telefonuyla onu izleyen kocaman bir kitleye “farklı” bilgiler ulaştırabildi. (Twitter üzerinden aynı yöntemi Cüneyt Özdemir dahil, pek çok muhabir kullandı. Yani maaş aldıkları grubta haberleri çarpıtılmış biçimde çıkarken, Twitter sayesinde gözlemlerini daha özgürce aktarabildiler)
Twitter işte bu açıdan alkışlanacak bir icat.
Öte yandan bu durum sosyal medyadaki galeyanların esas nedeninin klasik medyanın çarpıtılmış haberleri olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bir gün klasik medya tamamen yok olmadıkça, şarkı böyle söylenmeye devam edecek. Sosyal medya, klasik medyanın çarpıtarak sunduğu haberleri (bilgileri değil) kitlere yayıp, daha önce evinde, kahvesinde yorumlar yapan bireylerin çok daha kalabalık bir ortamda “geyik” çevirmesine ve giderek galeyana gelmesine neden oluyor.
Ben bu galeyanların, “gerçek hayat”a yansıması ve onu yönlendirmesi konusunda şüpheleri olan bir kişiyim. Bu konudaki yorumların Twitter’a abartılı bir anlam yüklediğini düşünüyorum. Aşağıda “bar” örneği altında bu konuyu daha detaylı tartışacağım.
Haber alma kaynakları klasik medyada olduğu sürece, hızla paylaştığımız haberler toplumsal bir dönüşüm değil, çıktığı kadar hızla biten galeyenlar üretmeye devam edecek. “Haber” kavramının sıkça eleştirdiğimiz yönlerinin tamamı, sosyal medya da büyük oranda devam edecek. Her bir İrfan Aktan’a karşı, onlarca Doğan Haber Ajansı olduğu sürece çarpıtılmış haber aktarımı anlayışı sürecek.
Bir haberci, bir haber ajansı, bir gazete kendini “bilgi üretici” olarak görmezken, bu haberleri iletmekten öteye gidemeyen sosyal medyanın “bilgi iletişimi” yaptığını düşünmek bir hata. Bu hataya düşmemizin en büyük nedeni de “bilişim” sözcüğünün talihsiz ses yapısı.
Tüm bilgilere (en azından çıkış itibarı ile) haber diyebiliriz ama tüm haberler bilgi olamaz. Bu nedenle “bilişim” sözcüğü güncel kullanımıyla bizi yanıltıyor. Cep telefonları ve internet üzerinden yapılan iletişimler bana göre “bilişim” değil “haberleşim” çağının ürünleri. Artık haberleri çok daha hızlı alıyor ve kendimiz de yorumlar katarak galeyenlara geliyoruz. Ancak bu, aldığımız haberlerin çıkış noktasının eskisinden daha az sorunlu olduğu anlamına gelmiyor.
Haberleşim sözcüğünü sözlüklerde aramayın, çünkü yok. Haber iletişimini daha doğru anlattığını düşünerek ben uydurdum. (Aydın Hoca’nın kulakları çınlasın.)
Milyarlarca insanın ellerindeki akıllı telefonlar ve dizlerindeki laptoplarla gün boyu yaptıkları eylem; haberleşmenin ta kendisi. Yaşadığımız çağ, bir kovana tıkılmış arılar ciddeyetiyle haberler alıp, haberler paylaştığımız ürkütücü bir haberleşim çağı.
POŞET ÇAYA BENZEYEN TWITTER
Twitter’ın sık sık galeyana gelmesinin nedeni bir “haberleşim” aracı olması. Bu aynı zamanda Twitter’ın en çok övündüğü özelliği.
Hızla iletilen ve paylaşılan haberler çarpıtılmaya alabildiğine açık. Çünkü hiçbiri dem içermiyor. Çay keyfini kolayca yaşatmak iddiasıyla üretilen poşet çay, bir başka bakış açısıyla çay keyfini yok ediyor olamaz mı? Çayın güzelliği demli olmasında. Çaya güzellik katan dem, “haber”e de doğruluk katıyor.
Twıtter’da doğru haber bulmak neredeyse imkansız. Hemen her “haber”, grupların kendi çerçevesinden yorumlanıp çarpıtılıyor. Haberin önemi ve yorumu takipçilerinizin konuyla ilgili yorumlarıyla renk ve ton buluyor.
Özellikle siyasi konularda kamplar süratle ayrışıyor ve genel eğilim, herkesin kendi kampında takılması oluyor.
Twitter’ın güvenilmez haberlerinde bahsedilen konunun herhagi bir gazetede de “haber” olarak verilmesi veya ilgili bir yorumun “linklenmesi” habere “bilgi” ünvanı kazandırıyor. Yani bir anlamda bozacının şahidi, şiracı oluyor.
Çünkü bir süre sonra şu komik gerçeği fark ediyorsunuz. İlgili haberi, haber yapan muhabir de hepimiz gibi bir insan. Onu bir gazetenin çatısı altında ve bu çatının gücüne dayanarak vermesi, Twitter gibi bir dünyada saygı kazanmanın garantisi değil.
‘BAR’A BENZEYEN TWITTER
Twitter’ı bara benzetiyorum. “İş çıkışı” bara takılırsın, burada birkaç tanıdık vardır, onlarla sohbet edersin. Sohbetin konusunu genellikle güncel konular belirler. Barın üzerindeki ekranda bir haber çıkar ve sen bir yorumda bulunursun. Yanındaki tanıdık senin bu sözünü beğenirse onaylar (sana mention atar), hatta senin sözünü yanındakine söyler (retweet eder).
Bara o anda kimin geleceğini bilemezsin. Tanıdıkların dışında gözünün bir yerden ısırdığı simalar (profiller) vardır. Bunların bazıları senin sözlerine özel önem verir ve seni “takip eder”. Kimileri de sözlerine kulak kabartır ve dikkatini çekiyorsa “takipçin” olmaya karar verir. Bir başkası yorumlarından o kadar hoşlanır ki seni favorileri listesine ekler.
Güzel fotoğraflı bir genç kız profilinin diğerlerine nazaran şansı daha yüksektir. (Tıpkı bardaki güzel kız gibi) Bu nedenle bazı çirkin entel erkekler, fikirlerini daha iyi kabul ettirmek için güzel bir kız resmiyle profil yapma eğilimine girmişlerdir. İşin komik yanı, örneğin “kahrolası şeriatçılara” veryansın eden güzel bir “kız”a, şeriatçı delikanlılar bile daha bir anlayışlı, daha bir sevecen karşılıklar verirler.
Barda insanlar arttıkça, konuşulan konular ve gürültü de artar. Gürültü arttıkça sözünü herkese değil, çevrendikelere duyurmaya başlarsın. Sesini duyurmak için gitgide daha yüksek sesle konuşmaya başlarsın. Ancak yüksek sesle konuşmak seni dinleyenleri olduğu kadar senden sıkılanları da artırır ve takipçilerini kaybedersin.
Her barda daha havalı tipler vardır ve bunların büyük kısmı bu “hava”yı o barda kazanmamışlardır. Bunlar bara gelen ünlülerdir ve dikkatleri üzerlerine kolayca çekerler. Ünlü birinin “merhaba” demesi, ünsüz biririn “merhaba” demesinden daha kıymetlidir. Ünlünün selamına karşılık veren (retweet yapan) daha bol olur ve ünlülerin sözleri (tweetleri) doğal olarak daha kıymetli ve daha takip edilesidir.
Twitter Barı, bir kişinin bara girip sessizce takılmasını ve yapılan muhabbetleri dinlemesini de mümkün kılar. Burada var olmak için illa yazmak şart değildir, bulunmak yeter. Pek popüler bir tip olmasanız da barda herkese yer vardır.
Haberlere yapılan yorumlar bazen kavgalar çıkmasına yol açar. Bir an gelir ve herkes galeyana gelir; Twitter vahşi batıdaki barlara döner. Şişeler kafalarda kırılmaya, sandalyeler havada uçuşmaya başlar.
Ancak bu durum kimseyi korkutmasın. Bu galeyanlar müdavimleri rahatlatmaya yarar, kafa göz yarılmaz. Konu hemen değişebilir ve kavga başladığı kadar hızlı biçimde biter.
Şerifin adamları bardaki muhabbetleri dinler ama çok da umursamaz. Nihayet bir grup sarhoş, kendi kendine tartışıp, kendi kendilerine barışmaktadır. Kimsenin barın dışına çıkmaya ve kasabayı yıkmaya niyeti olmadığı açıktır. Herkesin niyeti barda takılmaksa şerifin olaya müdahale etmesi gereksizdir. Barda en yoğun kavga olduğu anda bile, “dışarısı” ekranın çerçevesi kadar yakındır. Bilgisayar kapadığı anda, bu tartışmaların gerçek hayata hemen hiç yansımadığı görülür.
Kasabanın nezih halkının bu “bar”dan haberi bile yoktur. Ayrıca Twitter kullanıcılarının da çok büyük bölümü televizyonda gördüğü sunucu, oyuncu, şarkıcıyı takipten başka bir şey yapmazlar ve barın içindeyken bile bu galeyanlardan haberdar olmazlar.
HABERLEŞİM ÇAĞININ ESNAFLARI
Uğur Özmen, beraber konuşma yaptığımız bir panelde şu soruyu sormuştu: “Bir meydana 10 bin kişi toplansa bu önce hangi meslek gruplarını harekete geçirir?”
Benim aklıma nedense hemen “polisler” geldiyse de, Özmen’in kendi sorusuna verdiği yanıt da makuldü: Simitçiler, sucular, köfte ekmekçiler...
Twitter ve diğer sosyal medya mecralarında her gün milyon, giderek milyarlarca insan bir araya geliyor. Bu insanların kendi kişisel tercihleriyle ilgili sürekli veri ürettiği bir ortamda bu verileri analiz etmek ve paraya dönüştürmek öncelikle kapitalistlerin işi.
Bu nedenle bu muazzam veri ormanında en çok onlar araştırma yapıyorlar. Sosyal medyayı anlamak için en çok onlar çaba gösteriyorlar.
Steve Jobs bilgisayar teknolojisinin hızla gelişimini en çabuk analiz eden ve bunun kaymağını en iyi şekilde yiyen kişi. Jobs, yaklaşık 10 yıl önce çok basit bir durum analizi yaptı: Teknoloji kitlelere birebir esnaflık yapmayı mümkün kılıyordu. Seri üretim ve tüketim alışkanlıklarını aynen korurken, “seri pazarlama”yı terkedebilecek yeni bir döneme girmiştik.
Endüstriyel üretim arttıkça, satıcının alıcıyla gözgöze geldiği “esnaf”lık dönemi bitmişti. Bir malın ne olduğunu anlamak için satıcıya soran, satıcının tavsiyelerini dinleyen, ürünü inceleyip nihayet karar veren tüketici, endüstriyel üretim çağında hızla pasifize oldu.
Artık bir üründen milyonlarca kopya üretiliyor ve ürün hakkında “bilgi”, gazete, radyo ve televizyon gibi tek taraflı “bilgi aktarım” araçlarıyla milyonlarca tüketiciye anons ediliyordu. 20. Yüzyılın başlarında artan bu eğilim aynı yüzyılın sonunda Steve Jobs tarafından bitirildi.
Steve Jobs, internet erişiminin hızlandığı ve kullanıcı sayısının geometrik oranla arttığı bir dönemde, elindeki I-Pod’u, tıpkı bir işportacı gibi tanıtmaya girişti.
Kasabaya gelen işportacı elindeki mucizevi ürünü tanıtıyor. Tanıtım bitince bize uygulamalarını etkileşimli olarak görme fırsatı sunuyor. Sorusu olanların soruları web sayfasının altındaki minik bir düğmeye basınca tek tek yanıtlanıyor. Nihayet sunum ve inceleme bitip, akıldaki tüm sorular yanıtlanınca sıra bu arzu nesnesini almaya geliyor. Yapılacak tek şey kredi kartı numaranı yazıp, onay tuşuna basmak.
Jobs’un sunumlarına, bir esnafın ürününü tanıtım için yaptığı sunumların tıpkısı diyebiliriz. Televizyonda yapılan ürün sunumlarının aksine, burada izleyici (potansiyel tüketici) ürünü sanal ortamda dilediği gibi inceleyebilir, dilediği kadar detaya inebilir ve aklına gelen her şeyi sorabilir.
Steve Jobs, esnaf dedelerinin geleneği “göze göz satış”ı yüksek teknoloiyle tekrar yapabileceğini fark etti. Dünyayı saran fiberoptik kablolar, Steve Jobs’un doymak bilmeyen gözlerini önce bize, sonra cüzdanlarımıza dikmesine yardımcı oldu.
Sonuçta Jobs, Twitter’ı kullanmasa da, Twitter’ın eşit düzlemde etkileşimli iletişim kurma potansiyelini aynen kullandı. Kendi ürünlerini birer “tweet” haline getirip haplaştırdı ve başarı kazandı.
Dünyada etkileşimli iletişimin nimetlerini fazlasıyla toplayan Steve Jobs örneğinin, Türkiye’de benzerleri var mı? Sosyal medyanın ne demek olduğunu Türkiye’de en iyi anlayan ve bundan en verimli biçimde yararlanan kişi bence Abdullah Gül.
Abdullah Gül’ün Twitter’da tutturduğu üslup kendini tanıttığı “bio”sundan (1950’de doğdum,TBMM tarafından Ağustos 2007’de 11.Cumhurbaşkanı seçildim.) başlayarak attığı tüm mesajlara yansır. Mesajlar hep birinci tekil şahıs olarak yazılır, her zaman yapıcı ve maküldür ve asla tepeden konuşulmaz.
Türkiye Cumhuriyeti hiyerarşi piramidinin en tepesinde oturan kişi, Twitter’ı, tam da olması gerektiği gibi, herkesle eşit düzeyde ve akıcı bir dille kullanır. Pek çok kalem erbanının kurtulamadığı “ünlü” egolarının hiçbirini Abdullah Gül’ün Twitter hesabında bulamazsınız.
İş dünyası Gül ve Jobs’u örnek alarak markalarını bizzat kendileri tanıtabilirler. Örneğin Nazif Zorlu yeni buzdolabını milyon dolarlık uçan robotlarla değil, kendi yazdığı iki satırlık bir tweetle tanıtabilir. Hiçbir uçan robot, işin sahibi kadar inandırıcı olamaz.
Reklamcılar bu korkunç sırrı ne kadar gizlemeye çalışırlarsa çalışsınlar; artık üretici ile tüketici arasında iletişimi sağlama işlevleri anlamını yitirdi veya yitiriyor. Milyonlarca buzdolabı üreten “üretici”, artık tıpkı 100 yıl önceki bir esnaf gibi, müşterilerinin her biriyle birebir kontak kuracak olanağa sahip. Yüksek teknoloji klasik reklamı, at arabaları kadar gereksiz kılıyor.
Eşit yükseklikteki iki çift gözün birbirine bakması ve derdini anlatması için Twitter eşsiz bir “çoklayıcı”. Twitter bir kişinin yüzbinlerce kişiyle birebir ilişki kurma simülasyonunu yaratıyor.
Her hafta bir köşesini işgal ettiğim sevgili gazetem BirGün için, sosyal medyayı en iyi şekilde kullanan gazete diyebilirim. BirGün’ün bu işe “ayrı bir ekip” ayıracak kadar zengin olmaması, aslında şaşırtıcı bir avantaj yarattı. Diğer gazeteler sosyal medya için maaşlı elemanlar tesis eder ve bu elemanlar ruhsuz metinlerle haber anonsları geçerken; BirGün’ün Twitter hesabını, BirGün’ün mutfağındaki kişiler yönetiyor. Yazı işlerinin yani mutfağın içinde olan hesap yöneticisi doğal olarak en samimi tweet’leri yazıyor.
Steve Jobs ürün sunum işlerini züppe bir reklamcıya bıraksaydı asla bir efsane olarak ölmezdi. Abdullah Gül Twitter hesabının yönetimine dahil olmasa konuyu küçümseyen Tayyip Erdoğan’ın iki misli takipçiye ulaşamazdı. BirGün yazı işleri biraz da parasızlıktan, Twitter’ı bizzat yönetmeseydi, tirajının üç katı takipçiye sahip tek gazete olamazdı.
KLASİK REKLAM VE MEDYADA ALTIN ÇAĞIN SONU
Yirminci yüzyılın başında endüstriyel üretimin yaygınlaşması ve makinelerin ihtiyaç malzemelerini seri olarak üretmeyi mümkün kılması arzı artırdı. Arz artabiliyorsa, talep de artmalıydı. Bu nedenle tüketim kalıpları değiştirilmeli ve insanlar daha fazla tüketmeye kışkırtılmalıydı.
Kitle iletişim araçlarının keşfi, kapitalizmin talep artırma gereksinimine ilaç oldu. Sinema, radyo ve en çok da televizyon; seri üretim yapabilen fabrikaların, seri tüketim yapabilen kitlelerce beslenmesini sağladı.
Kitlesel iletişim, bir ürünü tek elden güzelleyip milyonlara cilalı imajlar pompalıyordu. 20. Yüzyıl bu türden reklamların altın çağıydı. Yukarıda aktardığım acı gerçeği tekrarlarsam: Klasik reklamcılık şu an sadece uzatmalar oynanıyor, bu altın çağ çoktan kapandı.
Neredeyse 100 yıl süren “altın çağ” ile insanlar önce ikinci, üçüncü, hatta beşinci pantolona ihtiyaç duyduklarını fark ettiler. Reklamlardaki güzel kadına özenen kadınlar, onun gibi görünmek için cüzdanlarını boşaltmaya; reklamdaki ergenin içtiği şekerli sudan içmek için milyonlarca çocuk harçlığını harcamaya hazırdı artık.
İletişim araçlarının reklam bombardımanı karşısında, kitlelere tamamen pasif kalıyor, gerçekte pek de ihtiyaçları olmayan nesnelere karşı arzuları kitlesel hipnoz skeçleriyle bilinç altlarına işleniyordu.
İnternet sektörünün son 10 yıldaki hızlı gelişimi bu altın çağa darbeyi vurdu. Artık “tanrı marka” yaratmak eskisinden daha zor. Bunun basit bir nedeni var; kitleye tek taraflı iletişim pompalayan radyo ve televizyon hızla gözden düşüyor. Özenilen muhteşem hayat görüntülerine artık eskisi kadar itibar edilmiyor. Youtube’da en çok izlenen görüntüler genellikle basit bebek veya evcil hayvan videoları oluyor. Daha 10 yıl önce dünya gençliğinin en çok izlediği MTV gibi kanallar kapanma riski yaşıyor. Yorumcular önce gençlikte başlayan bu belirgin farklılaşmanın kısa sürede daha üst yaş gruplarına da yayılacağını söylüyor.
Markaların o eski havaları artık yok. Çünkü genç izleyici bir koltuğa oturup, markaların tek taraflı gösterilerini izlemeyi sıkıcı buluyor.
Televizyon izlenme saatleri süratle düşerken, bilgisayar başında vakit geçirme süreleri artıyor. Türkiye’de yaklaşık 35 milyon Facebook abonesi, her gün ortalama 1 saatini Facebook’a bakarak geçiriyor. Twitter ise geriden gelen bir Arap atı gibi. 2012’de Türkiye’de 16 milyon Twitter abonesi olması bekleniyor.
Bu 16 milyon kişinin en az yarısı günde 2 saatini Twitter başında geçirecek. Şimdi McDonalds, Nike veya Sony’nin sorduğu soru şu: Saatlerce interaktif iletişim programlarına bakan bir “tüketici”nin aklına nasıl girebilirim?
MadMen dizisinden çıkan yakışıklı reklamcı ise kendinden bile gizlediği soruyu sormak zorunda: Reklam pastasının gitgide büyüyen dilimi Google’a kayıyorsa; ürün sahibi yaratıcı reklamcıdan çok medya satın almacıya ihtiyaç duymayacak mı? Maksat markayı en üst sırada göstermekten ibaretse kim bu garibe malt viski parası verecek? Bu sorular henüz yanıtlanamadı.
Klasik reklamcılığın altın çağının bitmesi elbette ve ne yazık ki, toplumda gurur verici bir sosyalist değişimin sonucu değil. MTV’yi tüketmeyen hımbıl genç, Facebook’u tüketiyor. Reklamcıların arayıp bulamadıkları şey, bu konforsuz interaktif alanlarda nasıl varolacakları, hepsi bu.
Klasik reklamdaki ereksiyon kaybı, klasik medya için de geçerli.
Yukarıda reklam adına yaptığım benzetmelerin aynısı “klasik medya” için de kullanılabilir. Temel mesele iki durumda da aynı. Edilgen biçimde reklamı ve haberi bekleyen tüketici ve okuyucu çağının sonu gelmiş görünüyor.
Metayı üretenin klasik reklamcıya hızla azalan ihtiyacı, haberi üretenin klasik yorumcuya olan ihtiyacını da azaltıyor. Medyasının gücüyle kasım kasım kasılan köşe yazarı, Twitter veya Ekşi Sözlük gibi platformların yalın kılıç ortamında tüyleri yolunmuş kazlara dönebiliyor.
Salt yazıyla var olabildiğin, salt bileğinin gücüyle itibar kazanabildiğin bir ortamda “medyacı baba”nın gücü olmadan yer edinmek çetin bir süreç. Ulusal medyada köşe veya program sahibi olmak kuşkusuz Twitter’da popüler olmaya yardımcı. Ancak aynı denklem tam tersinden pek işlemiyor.
Örneğin ünlü bir köşe yazarı, isminin bilinir olmasından kaynaklanan güçle Twitter’da çok sayıda takipçi sahibi olabiliyor ama Twitter’dan kazandığı (eğer kazanabilirse) gücün köşe yazarlığına fazlaca bir katkısı olmuyor.
Ahmet Hakan, Oray Eğin, Özgür Mumcu gibi az sayıda birkaç isim haricinde, ana akım medyada olup Twitter’ı bir “Twitdaş” tevazusu ile kullanan fazla “büyük” isim yok.
Yıldırım Türker, Ece Temelkuran veya Umur Talu gibi beğenilen yazarlar Twitter’ı, okuru ana gemilerine (yani gazetedeki yazılarına) ulaştırmak için bir araç, bir flika gibi kullanmakla yetiniyorlar genellikle.
Bağlı bulundukları gazete grubunun gücüyle tepeden konuşan “tanrı yazar” Twitter’da alıştığı itibarı göremeyebiliyor. Bu durumu hazmedemeyen yüksek egolu yazarlar Twitter’a girmeye ne teşebbüs, ne de cesaret edebiliyorlar.
Onların bu acıklı durumu, reklamcıların gizli endişeleriyle hemen hemen aynı. Özetle, ne medya dünyasında, ne iş dünyasında, ne de markalar dünyasında haberleşim çağında yer edinebilmiş ve bu çağa tam uyum sağlamış fazla örnek yok.
SANAL DA OLSA, HOŞUMA GİDİYOR
Twitter’ın piksellerden oluşan fani dünyasında, “şey”ler hiçbir zaman olmadığı kadar çabuk parlayıp, çabuk sönüyor. En önemli gündem maddesi bile birkaç saat içinde bütün albenisini yitirebiliyor.
Devrimler Twitter dünyasında birkaç dakikalık ömre sahip.
Yaklaşık 2 yıldır Twitter’a giriyorum. Binlerce tweet yazmışım. “Bu iki yıllık deneyimin daha önceki hayatımdan ne farkı var?” diye sorduğumda belirgin bir yanıtım yok.
Eskiden sözlerimi beğenen, bana hürmet eden, bu nedenle beni seven insanlar vardı. Şimdi de var. Sayıları daha çok ama öte yandan kandan candan değil, pikselden ibaretler.
Eskiden de boş laflar, saçma sapan muhabbetler duyardım çevremde, şimdi de duyuyorum (okuyorum). Bazen çok iyi sözler üretirdi arkadaşlarım, bu iyi sözlerin adedi arttı ama kalıcılıkları azaldı.
Twitter bilinen sosyal ilişkilerin, “haberleşim çağı”na uyarlanmış hali. Yukarıda verdiğim benzetmede olduğu gibi, coşkusunu içinde yaşayan kocaman bir bar. Tıpkı olağan sosyal ilişkilerde olduğu gibi Twitter’da da “kafana göre” insanlardan oluşan bir arkadaş kümen var ve yine tıpkı olağan sosyal ilişkilerde olduğu gibi “buna rağmen” sevmeyeceğin, önemsemeyeceğin birileri muhabbetine dahil olabiliyor.
Twitter’da tartışma, polemik yapma idmanları bolca gerçekleşiyor. Öte yandan gözgöze gelmenin, ses tonu ve vücut dilinin sihirli etkisi burada yok.
Twitter hayatın kendisine en yakın, hayat simülasyonu. Bu onu daha değerli, daha değersiz, daha tehlikeli veya daha sevecen kılmıyor. Zaten Twitter’ın herhangi bir konumlanma derdi de yok.
Kitleler Twitter’la kolayca galeyana gelebiliyor ve çok çabuk örgütlenebiliyorlar. Mesele şu ki, Twitter’da galeyanın kendisi de bir tüketim nesnesi ve o da bir pop kültürü ikonunu gibi parladığı hızda sönüyor.
Twitter’ın galeyanları “gerçek dünya”da genellikle klavyeye dokunan parmaklarımız kadar ses getirebiliyor. Milyonlarca haber, tıpkı kuş sürüleri gibi gökyüzünde uçuşuyor. Twitter’ın adı bile bu “cıvıltı”dan geliyor.
Facebook veya Twitter kuşkusuz çok fazla habere, çok rahat ulaşmamıza yardımcı oldu. Ancak bu haberlerin ne dererce güvenilir “bilgi”ler olduğu ve hangi önem sırasına göre önümüze yığıldığını bir türlü kestiremiyoruz.
Facebook’un kurucusu Türkiye’de yaşasaydı, bedelli askerlikten yararlanamayacak kadar genç bir insan. Twitter’ın ilk tweet’i ise 2006’da atıldı. Bu teknolojiler o kadar yeni ve buna rağmen öylesine büyük bir güce sahipler ki, analizler bile deneysel oluyor. Neyse ki sizi bu konuda en başından uyarmıştım.
Türkiye’de sosyal medya ve Twitter konulu çok sayıda panele katıldım ve bunların bir çoğunda konuşmacı oldum. Kürsüleri paylaştığım akademisyen arkadaşlar dahil, hiç kimse bu “şey”leri köşeli ve kallavi bir tanımla anlatamıyor. Çünkü böyle bir tanımı muhtemelen Jack Dorsey veya Mark Zuckerbeg bile yapamaz.
Bu yazı boyunca en çok Twitter’dan bahsetmem rastlantı değil. Twitter’ın son 10 yıldaki en önemli yenilik olduğuna inanıyorum.
Fikirlerin, duyuruların ve haberlerin 140 vuruşla paylaşılması gibi basit bir mantığı olan Twitter’ı bu kadar önemli kılan ne?
Çünkü Twitter bizi birbirimizden haberdar ettiğine inandırıyor. Koltuğuna oturmuş milyonlarca insan hayali tartışmalar ortamında durmaksızın yazışıyor. Sonuçta birçok şey dönüşse de, belki hiçbir şey değişmiyor.
Dünyanın ilk rap şarkısı sayılan “Revolution will not be televised”’da Gil Scot-Heron, devrimin televizyondan yapılmayacağını söylüyordu. Geçen yıl kaybettiğimiz bu eski Kara Panter üyesi belki aynı şeyi Twitter ve Facebook için de söylerdi.
Twitter’ın bizi galeyana getirdiği doğru ama bu galeyanların hayata ne kadar dokunduğu ve gerçek dünyayı ne derecede etkilediği henüz anlaşılmış değil. Twitter’ı kimileri küçümseme, kimileri de fazlaca önemseme eğiliminde. Bana göre her iki eğilim de hatalı.
Bakunin, milyonlarca insanın bir şiiri aynı anda paylaşabildiği bir dünyayı bir güzellik ütopyası olarak düşlerdi. Twitter bunu olanaklı kılıyor ve iyi ki var.
Öte yandan klavuzu klasik medya olan kuşların cıvıltıları, bu kaynakların hastalıklı ve çarpıtılmış “bilgi”lerinin kirinden kurtulamıyor. Haberleşim çağında galeyanlar da fast food haline geliyor. Bu da belki Twitter’ın pek görülmek istenmeyen en kötü yanı.
Twitter ile ilgili duyduğum en iyi sözü, Amerikalı sunucu Conan O’Brien, Mısır’daki ayaklanmalar sırasında söylemişti:
“Mısır hükümeti sokaklardaki galeyana gelmiş halkı durdurmak için Twitter’ı kapattı. Oysa isyancıları sokaktan eve taşımanın tek yolu var: Twitter’ı yeniden açmak.”
22.01.2012 14:57:25
---------------------------------------------------------------------------------
YORUMLAR
Yalçın Pembecioğlu [23.01.2012 16:30:30] Bar benzetmesi yerinde ve en azından bir düşünme egzersizi olarak iyi bir başlangıç noktası. Diğer yandan hayatında bar kavramı olmayan kişilerin de Twitter kullandığını düşündüğümde, bar yerine daha kapsayıcı olarak nereyi örnek verebilirim diye düşünmeden edemiyorum. AVM kavramını düşündüm ama AVM kişilerin birbirlerini dinledikleri, duydukları bir yer değil. Kahve dersek kadınları dışlamak zorunda kalıyoruz. Kantin dediğimizde üniversite eğitimi almamış olanlar dışarda kalıyor. Acaba Twitter, kültürümüzün bar kavramına aşina olmayan parçası için yepyeni bir sosyalleşme yöntemi mi öğretiyor farkettirmeden? Bu yüzden mi Twitter`a yeni giren kimi kişiler ortalığı dinlemeye hiç tenezzül etmeden herkese bir şeyler yazmaya ve karşılık almaya çalışıyor?
Çok güzel bir yazı olmuş. Aklımdan geçenleri -mantıklı bir sonuca varmasalar da- paylaşmak istedim.
Sevgiler,
Yalçın
|
YORUM YAZ
|
|